Tilki ve Örrpörp Bey
Çeşmenin soğuk suyunu
içtikten sonra sıcaktan kaynayan başını suya tutup ağacın altına zar zor
kavuşturdu kendini. Gölgeyi bulunca hemen yere serildi. Haziran sıcağı da
başkaydı. Hele kuşluk vaktinden sonra güneş her zamanki gibi sırtına binmişti.
Çok yorulmuş, bütün vücudunu ter basmıştı. Yok, bu bildiğiniz terden değildi,
bedeni hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.
Gölgenin serinliğinde
biraz kendine gelince, yol kenarında bulduğu dergiyi açıp biraz karıştırdı.
Maslow'un İhtiyaçlar Hiyerarşisi yazısını gördü. Okudu ama yazılanı pek de
anlamadı. Aklında kalan; nefes alma, yemek, su ve cinsellikti. Yüzünü ekşitip
dergiyi çeşmenin önüne fırlattı.
Kendisi piramidin her
zaman en altındaydı: Karnını doyurmuş, suyunu da içmiş olmakla beraber artık
nefes alabiliyordu, daha da ne olsun. Sürü sahibi Örrpörp Bey’in dul annesi
bütün ihtiyaçlarını karşılıyordu sonuçta.
Esas mesleği
hırsızlıktı. Geldiği yerde kendisine Tilki diyorlardı. Sürekli böyle anılınca
gerçek ismi kimsenin aklına bile gelmiyordu. Birileri, ismini söyleyip nerede
olduğunu sorduğunda tanıyanı az olurdu.
Bir süre önce bu köyde
çobanlık yapmak için Örrpörp Bey’le görüştü. Bey’e de güvenilir saf bir çoban
lazımmış. Hele bir de milletin içinde annesiz babasız olduğunu ağlayarak söyleyince,
Bey’in merhametli kolları kocaman açıldı.
Aslında köyde onu
tanıyan falan da yoktu. Tilki’nin köydeki adı artık Çoban olmuştu. Geldiği bu
kısa süre içerisinde faili meçhul keçi sayısı giderek artıyordu. Bey artık çok
sinirleniyor, onu kovmak istiyor ama annesi Nazlıgül, Çoban’ın kimsesiz
olduğunu söyleyip oğlunu azarlıyordu. Çobanın sahibi artık onlardı ve burada
kalacaktı. Yoksa sütünü helal etmezdi, böyle bileydi. Çoban ise kapının
arkasında onları dinliyor, “Bey artık mabadıma anlatsın” diyordu.
Mabad deyince oradan da
çok çekiyordu. Basurdu. Acıdan bacaklarını aça aça yürüyordu. Sorana da “pişik”
diyordu. Tek ve gizli yardımcısı Nazlıgül de geceleri sık sık Çoban’ın
ziyaretine gidiyordu.
Bir defasında Çoban’ı
yüz üstü uzatmış bir hemşire gibi hastasının donunu aşağı çekmişti. Hayır,
iğneyi değil merhemi tutuyordu. Basuruna sürecekti.
Merhemin ve çenesinin
kapağını açan Nazlıgül:
Rahmetli kocasının ve
oğlunun dalavereyle konduğu serveti anlattı ve tüpe baskı yapıp merhemi parmağına sürdü.
“Örrpörp” sürekli
geğiren kocasının lakabıydı.Oğluna miras kalmıştı ve merhemi basurun mor
memelerine usulca sürmeye başladı.
“Ahhh”
“Acıyor mu?”
“ıhhhhhhh, sür sür!”
“Biraz da içeri”
“ufff!”
“O Sabri var ya…”
“Sus,” dedi Çoban.
Hemşire gibi parmağını ağzına götürerek.
***
Ağacın altında uzanması
onu biraz kendine getirmişti ama yine de rahat edemiyordu bir türlü. Önce sağa
döndü baktı olmuyor sonra yüzüstü döndü. Sırtüstü yatmak tam bir işkence,
basuru azıyordu. Yoksa gölge de bayağı hoştu. Bıraksalar akşama kadar burada
yatardı. Hem niye yatamıyormuş. Kim ne diyebilirdi? Bey mi? O da kim oluyordu.
Nazlıgül vardı. İki tatlı söze Çoban’ı korurdu. Ama köyde fazla kalmaya niyeti
yoktu. Bir plan yapmalı tüm keçileri, dağda birilerine topluca satmalıydı.
Topal’a tek tek satması artık göze batıyordu. Çok parasız kalmıştı zaten, işi
bitirip sonra da ortadan kaybolmalıydı. Sersem dul da başına bela olmamalıydı.
Kazanacağı paraların
hayaliyle birlikte keyifli bir siesta için gözleri kapandı. İki saat sonra
uyandı, kafasını kaldırdı, etrafına baktı ama keçiler yoktu. Korkuyla ayağa
fırladı, küçük çalıların arasından sıyrılıp dere tarafına doğru hızla koşmaya
başladı. Bir ses geldi kulağına, hemen durdu. Etrafına baktı. Uzaktan bostanı
gördü. “Eyyvaaah!” dedi. Keçiler, beyin badem gözlü bostanını ortadan
kaldırmıştı. Bey ve köy ahalisi de oradaydı. Biri bağırdı:
“Aha Çoban orada!”
“Namussuz herif,” dedi
Bey. Çoban’a doğru atıldı. Köylü de arkasından…
Bizimki anladı durumu,
bacaklarını ayırıp penguen gibi koşmaya başladı. Yakalanırsa işte bu sefer
anasını ağlatırlardı. Hemen jandarmayı aradı. Peşinde birileri vardı. Can
güvenliği yoktu. Jandarma hemen kavuşmalıydı. Konum attı. Ana yola
yakındı.
Yola doğru taşlık alana
indi. Terli ayakkabısı bir çukura fırladı. Tam da zamanını bulmuştu. Arkasına
dönüp baktı, yaklaşıyorlardı. Kaybedecek zamanı yoktu, ayakkabıdan vazgeçti.
Koştukça ayağına taşlar batıyordu, ayağını kesip kesip yakıyordu. Güneş alnına
sıcağı vuruyordu. Başındaki terler gözüne akıyordu. Ağzından ilginç ilginç
sesler çıkıyordu.
Mabadı zehir soluyordu.
Köylü ellerindeki
sopalarla hızla peşinden koşuyordu. Hele bir yakalasınlar Allah yarattı
demeyeceklerdi. Köye kadar sürüye sürüye götüreceklerdi. O sopaları var ya,
basuruna süreceklerdi. Az kalmıştı, yakalayacaklardı köpeği. Öldüreceklerdi.
Aynı anda ana yola
kavuştular. Jandarma aracı hızla geliyordu. Siren çalıp herkesi durdurdu. Girdi
araya jandarma önce herkesi dağıttı. Sonra da tek tek topladı.
***
Komutanın karşısına
çıktı hepsi. Komutan:
“Nedir sorun?”
Herkes bir ağızdan
bağırıp konuşunca, elini masanın üstüne vurdu. Burası devlet dairesiydi, “ona
göre…” dedi. Önce çobanın şikayetini dinledi.
“Bunlar beni öldürecek”
“Neden?”
“Bilmiyorum”
Köylüye döndü. Onlara
sordu. Bey konuştu:
“Komutanım, bu çoban
akşama kadar dağda yatıyor, her gün bir keçi kaybediyor. Bugün de yatınca on
dönümlük bostanım telef oldu.”
“Kimin çobanı?”
“Benim çobanım,” dedi ve
komutan çobana döndü.
“Doğru mu?”
“Evet, komutanım, ama
bostanın tapusu yok, devletin dağını bayırını babasının malı gibi sürüyor”
Hır gür ve
bağrışmalar... Çoban yüksek sesle:
“Komutanım! Bu adam beni
sigortasız çalıştırıyor!” deyince herkes durdu.
Komutanın gördüğü benzer
çok olay vardı. Al sana yine bir sürü Allah'ın belası. Yüzlerine tükürse… Hapse
atsa geri salarlardı. Halkın huzuru ön plandaydı. Biri tilki öbürü de kargaydı.
Emekliliğe bin günü vardı. Bir küfür geldi diline ama ağzını açmadı. 657 sayılı
kanun vardı. Önce Çoban’ı dışarı çıkardı.
Örrpörp Bey’e kısaca
hukuku sonra da başına gelecekleri anlattı.
“Gidin şu sorunu
dışarıda anlaşarak çözün” dedi.
Sonra çobanı çağırdı.
Onlarca suç kaydı vardı. Hepsini teker teker saydıktan sonra…
“Bu sefer cezanı paraya
çeviremezsin bak, sen bilirsin” dedi.
Toplanıp çay bahçesine
gittiler. Çobanın eli biraz daha güçlüydü, geri geri duruyordu. Bu işten bir
çanta para kazanabilirdi. Köylü arayı bulmaya çalışıyordu. Bey’e gelince o da
burnunu aşağı indirmemeliydi. Köylü yalvarmalı öyle kabul etmeliydi.
Çaylarını içtiler,
oturdular, kalktılar, bağırdılar, sustular ama sonunda anlaştılar. Çoban bir
çanta parayı alıp köyden defolup gidecekti. O sırada bahçeye dağda keçileri
satın alan Topal girdi.
“Vay Tilki abi, hiç
görünmüyorsun” dedi.
Tilki kaş göz yaptı
oradan gitmesini istedi.
Topal: “Keçilerin tadına
doyum olmadı abi, yenisini de bekleriz” dedi.
Herkesin kafası karıştı.
Tilki kimdi?
Keçi mi?
Neydi şimdi bu?
Örrpörp Bey anladı
durumu. Kalktı yerinden Çoban’ın gırtlağını tuttu. “Vay seni tilki oğlu tilki!”
Şimdi şuracıkta gebertmez miydi? Girdiler araya “yapma” dediler. Bu işin
kimseye hayrı olmazdı. Kavgayı yatıştırmak çok zamanlarını aldı. Topal çoktan
kayıplara karışmıştı.
Çoban anlaşmayı bozmaya
çalışacaktı. Bu sefer bey çok ileri gitmişti. Bedeli çok ağır olacaktı.
Görsündü bakalım şimdi çantayı ikiye çıkarmaz mıydı?
Bey’e bakarsan anlaşma
çoktan bozulmuştu. Başlardı tarlasına da sigortasına da, hatırlı dostları
vardı. Yeter ki şunu “gebertmeden…” şuradan bir ayrılaydı.
Herkesin kafası allak
bullak olmuştu. Derken Nazlıgül olayı duymuş, telaşlı bir şekilde bahçeye
girdi. Ne olup bittiğini anlamaya çalışıyordu. Bey’in ahbabı Sabri uzun uzun
anlattı durumu.
Eyvah aşkın çobanı
gidemezdi. Yıllar sonra bulmuştu gönlünü güden erkeği. Tilkilik umurunda bile
değildi. İçini çekti. Oğlunun bulunduğu masaya oturdu.
“Oğlum bu çoban gidemez”
dedi Nazlıgül.
“Sus artık, hep senin
yüzünden!”
“Karışmak zorundayım”
“Yeter ulan yeter!
Anamızı bir bellemediği kaldı”
“Şeyyy, aslında biraz da
öyle…”
Herkes bir an durdu ve
bu sözleri anlamaya çalıştı.
“Oğlum bak”
“Hımm”
Uzun süren kem
küm’lerden sonra Nazlıgül Çoban’la yaşadıklarına küçük bir giriş yaptı. Bey
duyduklarına inanamadı. Şoklar beynine dalga dalga geliyordu. Sarsıldı.
Kendisine bir şeyler oluyordu. Yığıldı öylece. Vücudu kontrolsüz bir şekilde
kasılıyordu. Çığlık atıyor, ağzından köpükler geliyordu. Herkes toplandı
üstüne... Affedersiniz ama idrarını kaçırıyordu.
Bey hastaneden eve
getirildi. Sakinleştirici ilaçlar verildi. Karısı olacakları tahmin ediyor
ilaçları her seferinde bir doz fazladan veriyordu. Sürekli telkinlerde
bulunuyor, Bey biraz kendisine gelecek olsa dozu daha da arttırıyordu. Çoban’ı
öldürüp hapse girebilirdi. Daha da ilerisini düşünmek bile istemezdi. Kaynana
ile gelin ilk defa aynı fikirdeydi.
Nazlıgül de o arada boş
durmamış, silahla Çoban’ı tehdit etmişti. Eğer evlenmezse Bey’in yarım kalan
işini bitirecekti. Mesele artık namus meselesiydi.
Bir süre sonra evlendiler. Çoban’la Nazlıgül gece bitmiş ama yatmamışlardı. Şafak vaktiydi. Dışarıdan bir ses... Pencereye çıktılar. Bey avludaydı. Sakindi. Üstünü başını salmıştı. Donuk, duygusuz ve yorgundu. Umursamazdı. Avlunun kapısını açtı, keçileri dışarı bıraktı. Çoban artık onun babasıydı. Ne derse yapacaktı.
Olumlu ve ya olumsuz tüm eleştiriler benim için çok kıymetli. Değerlendirme yaparsanız sevinirim
YanıtlaSil