Kaymakam Bedir

…………

Bizim Bedir var ya. Hani o garibanlığına acıdığımız. Yeni bir gömlek giydiğinde de “Ne o lan. Kaymakam mı oldun!” dediğimiz. O işte. Bir oğlu vardı, duldu.

Geçen yıl yeniden evlendi. Çok mutluydu. Yeni kekliğine her gün şarkılar söylüyordu.

Oğlu da uçak mühendisliğini kazanmış diyorlar.

Şeytanın bacağını kırmış sonra da köyden kovmuştu Bedir.

Şeytan çok içerlenmişti. Nazar vardı zaten şeytanın üstünde. Her yerde ondan bahsedilince olacağı buydu. Ne olacaktı tabi? Göze gelecekti. Başkaları öyle miydi? Her şeylerini saklıyorlardı herkesten. Saf şeytan, hiçbir şeyi kimseden saklamaz, neyi varsa ortaya fazlasıyla dökerdi. Hatta kendisiyle ilgili olmayan konularda bile o suçlanırdı. O da hava olsun diye kabul ederdi. Biraz şöhret budalasıydı. İsmi her yerde geçsin isterdi. Adı çıkmıştı bir kere; başka kime değecekti ki nazar? Tabii ki ona.

Gizlediği tek şey badem gözleriydi. Herkes "kör şeytan" diyordu onun için. Bilmiyordu kimse gerçeği. Aman, onu da bilmesinler. Korkulur bu iyi görünümlü insanlardan.

“Esma ömrünü vermişti Bedir’e, Keşke Esma değil de Bedir ölseydi! Ölmeseydi, geberseydi.”
 “anam hepsi aynı, hepsi şerefsiz” diyordu kadınlar.
 
 Erkeklerse çoktan, karılarının ardından bir başka güzel kadını hayal etmeye başlamışlardı bile. Keşke kaymakam denilen kişi kendileri olsaydı.

Şeytan, topal bacağını yere sürüye sürüye köye tekrar girmeye başladı.

Köyün zengini olan ihtiyar Musa’ nın içi kaynadı. Bedirler buluyordu da onun neyi vardı. O kaymakamsa kendisi kraldı. Ona kim karışabilirdi. Çok güçlüydü. Köyde sözü kıymetliydi. Herkes ondan korkardı. Böyle olması için çok çalışmıştı. Ama karısı ahmak ve işe yaramazdı. Kadın denmezdi ona. Alaya alırdı.

Genç, körpe bir kız alacaktı. Çünkü hastaneye gittiği gün bir kadınla tanışmıştı. Kadın, isterse ona çok güzel bir kız bulacaktı.

Üzerinde beyaz bir elbise vardı, yüzünde de nur. Bu kadını ona melekler göndermişti sanki. Kadından, genç ve güzel bir kız istemişti. Hatta "kız" olması yetmezdi; açılmamış gonca olmalıydı. Önceden koklanmış gülü istemiyordu. Karnındaki kelebekler dans ediyordu.

Çok geçmedi, kadın ona genç birini buldu. Akıllı adamın hali başka oluyordu tabii. On ikiden vurmuştu. Ama bedava değildi bu işler. Aracı kadına dört bilezik taktı. Gelinin kolunu ve boynunu altınla doldurdu. Üç gün üç gece düğün yaptı. Gerdeği sabırsızlıkla bekliyordu.

Kapıyı açtı, içeri girdi. Gelinliği kaldırdı, kızı öptü. Aynaya baktı: İkisi de güzel görünüyordu. Bayılmıştı gördüklerine. Artık onu kimse tutamazdı. Debriyaja basıp vitesi beşe takacaktı. Serçeyi uçuracaktı!

Ama bir sorun vardı. Kız, özel günündeydi. Musa’ya göre, gelinin tek başına özel günü olamazdı. O gün ikisinin ortak günü olmalıydı. Gelin bunu bilmeliydi. Bilmiyorsa öğrenmeliydi. Ama gelinin kastettiği şey farklıydı: Adet günündeydi.

Zor da olsa, ihtiyar meseleyi sonunda anladı. Gelin, yakışıklı kaplanından birkaç gün izin istedi. “Zaten her gün seninim,” dedi. Anlayışına teşekkür etti, eşini öptü, döndü yattı.

Serçesi su kaynatmıştı. Canı sıkıldı ama bu haldeki kıza dokunacak değildi. Evden de çıkmıyordu, sürekli şafak sayıyordu. “Bitmedi mi bu hâl?” diyordu.

Kız da zaten utangaçtı. Baba evinde öyle yetişmişti. İffetliydi. Gözü açılmamıştı. Anası öyle öğretmişti. Uslu bir kızdı, sadece eşine saklamıştı kendini.

Üç gün sonra kız tarafı ziyarete geldi. Oturdular, sohbet ettiler. “Eniştemiz gibisi yok,” dediler. Sarıldılar, öptüler, yediler, içtiler. Evindeki bütün altınları sessizce toplayıp gittiler.

Hava çoktan kararmıştı. Sabrı kalmamıştı ihtiyarın. Artık yeterdi. Ne özeli ne geneli. Ona kim karışabilirdi? Gece yarısı kız yattı. Vakit tamamdı.

Kız uykudayken yaklaştı. Başka türlü gücünün yetmeyeceğini biliyordu. Tam zamanıydı. Sessizce sokuldu. Karanlıkta bacaklar kıllı gibi göründü ama “ışık az,” dedi kendi kendine. Bu saatten sonra ne kıla bakardı ne tüye. Dayanamadı, elini bacak arasına attı. Kocaman bir şey tuttu!

Kız sandığı kişi panikle uyandı. İhtiyarın ensesine bir dirsek koydu! Bayıldı.

Kendine geldiğinde ezan okunuyordu. Sahte gelin ortalıkta yoktu. Tokadı sadece enseye yememişti. Ne yaşadığını hatırladı, fırladı dışarı. Bütün köyü topladı:

“Genç kız değilmiş! 

Meğer kadın değil, adammış!”

Altınlar aklına geldi. Kendini yere attı, toprakta yuvarlandı. Ellerini, ayaklarını yerlere vurdu. Etrafı toz duman kapladı. Bağırdı, çağırdı, saatlerce ağladı.

Topal şeytan gördüklerine inanamadı. Karnından tutup kıs kıs gülmeye başladı.

Hayat, bu ihtiyarı kendi ahlak kantarında gramı gramına tartmıştı.

Bu olaydan sonra insan içine çıkamaz oldu.

Güç gösterisi sandıkları o muazzam ağırlık, aslında tam bir yanılsamaymış. Meğer çoğu kez gerçek sandığımız şey, sadece bir korku oyununun sahne ışıklarıymış.

Bu korku oyununun oyuncuları, seyircilerini yıllarca hipnotize etmişti. İhtiyarın bir parmak şıklatması yetiyor, köydeki insanlar emir eri gibi hareket ediyordu. Sağlamı hasta, deliyi veli yapmıştı. Hipnoz altındaki köylüler, zamanla oyunun parçasına dönüşmüştü.

Ama bu trajedi, tüm bu büyüyü bozdu. Seyirciler bu kez hem güldü hem de… durdu. Düşünmedi ama durdu. Çünkü oyun bozulmuştu. Korku deresinin suyu çekilince, güç dediğimiz şey, küçük taşların arasında kaybolup gitti. O taşlar ki eskiden ayak altında ezilenlerdi. Şimdi topukta iz bırakıyorlardı.

Korkunun esirleri, şimdilik başsızdı. Ama boşluk uzun sürmez. Yeni gardiyanlarını bekliyorlardı. Ve şeytan… Ayaklarını uzatmış, çekirdeğini çitliyor, yeni başlayacak oyunun ilk sahnesi için ön sıradan yerini çoktan kapmıştı. Çekirdeğin kabukları da yerlere saçılmıştı.

….

……………

-SadıkKöpek- Kitabından alıntıdır.


Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Tilki ve Örrpörp Bey

Kafamın Bir Günü