Kayıtlar

Haziran, 2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Kafamın Bir Günü

........ ... Her tartışmadan sonra kalbim biraz daha zarar görür oldu. Nefesimi kesiyor meret. Çok çektim sesi kulağıma ulaşan kalp atışlarından… Anamı ağlatıyor. Gerçi anam da hep kendine ağlar ya… Yine soldan vurmaya başladı. Ne yapacağımı bilmiyorum. Teselli edecek cümleler yetmiyor. Kafamın içinde sataşmalar başladı: “Senin yüzünden!” diyor biri.   Diğeri, ahlaksızlığıma ve ikiyüzlülüğüme vuruyor.   Öteki papağan gibi bağırıyor: “Sen kimsin de… Sen kimsin haddini bil!” Akıl veren mi dersin, küfür eden mi, suçlayan mı, haksızsın diyen mi…? Hepsi burada. Biriniz uykuda, diğeriniz trafikte kalsaydı ya! Öteki de hasta olsaydı… Harika. Herkes görevinin bilincinde. Sesler yükseldikçe gürültü had safhaya ulaşıyor. “Ey ahali, sakin olun, beni dinleyin! Bir dakika… Off! duyamıyorum sizi. Böyle yaparsanız beni duya…”   “Kendi evinizde de böyle misiniz?” diye soruyorum.   “Burası bizim evimiz zaten!” Alıyorum aklımın payını. “Pehlivanlarım, doğrusu şöyle...

Memleket yanıyor dayı!

 ............. ... Sabah, müdür yardımcısı odasına beni çağırdı. Beyefendi burnundan soluyordu. Yeni aşçı olarak Sadık’ı önermiştim, görüşmüş. Sadık’la ne konuştuysa, ağzından lağım akıyordu. Tekrar etmekten utanıyorum. Rahatsız edici konuşması bitince kapıya yöneldim. “İkinize de gününü göstereceğim. Şimdi defol git, işinin başına,” dedi. Berbat geçti günüm. Müşterilerin de bugünkü hizmetten memnun olmadığı yüzlerinden okunuyordu. Akşama doğru dışarı çıktım, nereye gideceğimi bilmiyordum. En iyisi bir yerlerde zaman geçirmek, gece yarısı olunca eve girmekti. Bugünü evdekilere anlatamazdım. En azından bugün anlatamazdım. Yemek yiyemedim gün boyu. Cebimde sadece yol parası vardı. Kafamdaki yaramaz çocuğu dinlemek istiyordum. Gezerek biraz zaman geçirmeyi planladım. Yolda, kaldırımda yürürken karşıma çıkan kırmızı evleri takip edecektim. Nerede kırmızı bir ev varsa o yöne dönecektim. Biraz da hoşuma gitti bu çocukça fikir. İlk kırmızı evden sola döndüm. Sokakta cılız bir köpek ...

Kaymakam Bedir

… ………… Bizim Bedir var ya. Hani o garibanlığına acıdığımız. Yeni bir gömlek giydiğinde de “Ne o lan. Kaymakam mı oldun!” dediğimiz. O işte. Bir oğlu vardı, duldu. Geçen yıl yeniden evlendi. Çok mutluydu. Yeni kekliğine her gün şarkılar söylüyordu. Oğlu da uçak mühendisliğini kazanmış diyorlar. Şeytanın bacağını kırmış sonra da köyden kovmuştu Bedir. Şeytan çok içerlenmişti. Nazar vardı zaten şeytanın üstünde. Her yerde ondan bahsedilince olacağı buydu. Ne olacaktı tabi? Göze gelecekti. Başkaları öyle miydi? Her şeylerini saklıyorlardı herkesten. Saf şeytan, hiçbir şeyi kimseden saklamaz, neyi varsa ortaya fazlasıyla dökerdi. Hatta kendisiyle ilgili olmayan konularda bile o suçlanırdı. O da hava olsun diye kabul ederdi. Biraz şöhret budalasıydı. İsmi her yerde geçsin isterdi. Adı çıkmıştı bir kere; başka kime değecekti ki nazar? Tabii ki ona. Gizlediği tek şey badem gözleriydi. Herkes "kör şeytan" diyordu onun için. Bilmiyordu kimse gerçeği. Aman, onu da bilmesin...

Tilki ve Örrpörp Bey

Çeşmenin soğuk suyunu içtikten sonra sıcaktan kaynayan başını suya tutup ağacın altına zar zor kavuşturdu kendini. Gölgeyi bulunca hemen yere serildi. Haziran sıcağı da başkaydı. Hele kuşluk vaktinden sonra güneş her zamanki gibi sırtına binmişti. Çok yorulmuş, bütün vücudunu ter basmıştı. Yok, bu bildiğiniz terden değildi, bedeni hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.   Gölgenin serinliğinde biraz kendine gelince, yol kenarında bulduğu dergiyi açıp biraz karıştırdı. Maslow'un İhtiyaçlar Hiyerarşisi yazısını gördü. Okudu ama yazılanı pek de anlamadı. Aklında kalan; nefes alma, yemek, su ve cinsellikti. Yüzünü ekşitip dergiyi çeşmenin önüne fırlattı.   Kendisi piramidin her zaman en altındaydı: Karnını doyurmuş, suyunu da içmiş olmakla beraber artık nefes alabiliyordu, daha da ne olsun. Sürü sahibi Örrpörp Bey’in dul annesi bütün ihtiyaçlarını karşılıyordu sonuçta.   Esas mesleği hırsızlıktı. Geldiği yerde kendisine Tilki diyorlardı. Sürekli böyle anılınca gerçek ismi kimsenin aklına ...