Memleket yanıyor dayı!
.............
...
Sabah, müdür yardımcısı odasına beni çağırdı.
Beyefendi burnundan soluyordu. Yeni aşçı olarak Sadık’ı önermiştim, görüşmüş.
Sadık’la ne konuştuysa, ağzından lağım akıyordu. Tekrar etmekten utanıyorum.
Rahatsız edici konuşması bitince kapıya yöneldim.
“İkinize de gününü göstereceğim. Şimdi defol git, işinin başına,” dedi.
Berbat geçti günüm. Müşterilerin de bugünkü
hizmetten memnun olmadığı yüzlerinden okunuyordu. Akşama doğru dışarı çıktım,
nereye gideceğimi bilmiyordum. En iyisi bir yerlerde zaman geçirmek, gece
yarısı olunca eve girmekti. Bugünü evdekilere anlatamazdım. En azından bugün
anlatamazdım. Yemek yiyemedim gün boyu. Cebimde sadece yol parası vardı.
Kafamdaki yaramaz çocuğu dinlemek istiyordum.
Gezerek biraz zaman geçirmeyi planladım. Yolda, kaldırımda yürürken karşıma
çıkan kırmızı evleri takip edecektim. Nerede kırmızı bir ev varsa o yöne
dönecektim. Biraz da hoşuma gitti bu çocukça fikir. İlk kırmızı evden sola
döndüm. Sokakta cılız bir köpek vardı, ağaçtaki kediyi gözetliyordu. Ama kedi
cin gibiydi, dalga geçiyordu köpekle. Hadi bakalım, kırmızı evler daha ne
sürprizler yapacak?
İkinci kırmızı binayı gördüm. Yönümü oraya doğru
çevirdim, yürümeye devam ettim.
Caddeler çok dardı. Kaldırımdan yürüsem araba,
yolda yürüsem yine araba. Her yeri araçlar işgal etmişti. Yol kenarları ve
kaldırımlar tıklım tıklımdı. Dükkanların önünde sergilenen malzemeler ve
çöplerle dolu alanlarda ilerlemek çok zordu. Bazı yerlerde kazı çalışması
vardı. Her adımda başka bir şeye çarpar oldum. Ayakkabılarımın altı çamurla
dolmuş, birazı pantolonuma da bulaşmıştı.
Yukarıdaki bir balkondan kafama su döküldü.
Yerçekimi artık sıkıntı olmaya başlamıştı. Newton’un yüzünden hep. Yerlerde
sürünüyoruz. Bazen insanı yukarıya çekecek başka bir çekim gücü arıyor insan.
Yerçekiminin miladı dolmadı gitti. Böyle zamanlarda insan havalanmak, uçmak
istiyor.
Hava karardıkça kırmızı binaları seçemez oldum.
Önüme gelen yola sapıyordum. Mahalleden mahalleye geçmeye başladım. Git gide
sokak ışıkları azalmaya başladı. Önümü görmekte güçlük çekiyordum. Tek katlı
evlerin olduğu bir mahalleye geldim.
Bazı yerlerde çadırlar kurulmuştu. Bankların
üzerinde ve yerlerde baygın hâlde yatanlar vardı. Bir deri bir kemik kalmış
genç bir kız önümden geçti. Biraz ileride motosiklet üzerinde alışveriş
yapanlar dikkatimi çekti. Önünü göremeyen sarhoş bir ihtiyar, yalpalayarak
üstüme doğru yürüyordu. Yönümü değiştirip hızla mahalleden çıkmaya çalıştım.
Ama sokaktaki bazı gençler yolumu kesti.
“— Nereye dayı?”
“— Hiç, öyle geziyordum.”
“— Sana bir şey mi lazım?”
“— Yok.”
“— Ne geziyorsun o zaman?”
“— Canım sıkıldı. Öylesine yürürken
buraya geldim.”
“— Tam yerine geldin.”
“— Nasıl yani?”
“— Zeytinköy Havaalanı burası. Ben
kaptan pilot Remzi. Uçmak ister misin?”
Biraz önce, gerçekten de uçmayı istemiştim. Ama
böyle değil. Kırmızı binaları takip etmeyi öneren yaramaz çocuk, beni çıkmaz
bir sokağa getirmişti. Geri dönsem, ardıma bakmadan kaçsam...
“— Bak havadaki uçakların hepsi bizim. Bazılarını yangına gönderdik.”
“— Yangın mı? Antalya’da mı?”
“— Memleket yanıyor dayı.”
İçlerinden biri, kaptan pilota döndü:
“— Kütük, İbo, bir de Kör Fero sabahtan beri yangın söndürüyor biliyon
mu? Yangın söndürülürken fotoğraflarını paylaşmışlar. Memleketi kurtaracaklar,
zar.”
“— Kütük mü? O da mı gitmiş?”
“— He, akrabaları yanıyor ya, ne
yapsın?”
“— Mecbur gidecek.”
“— Hahaha!”
“— Gördün mü dayı? Hem havada hem karada çalışıyoruz. Bir de sevmezler
bizi. Kaç kişi var bu memlekette yangın söndürmeye giden?”
“— Aga, zaten kafaları balon. Sağlam
dönemez onlar.”
“— Puff! Hahaha.”
“— Şey... ben yanlış yere geldim galiba,” dedim.
Pilot Remzi, beni ters yöne çevirdi. Sertçe itti. Dengem bozuldu, yere
düştüm. Ayağa kalkarken:
“— Bir daha seni burada görürsem, ben de seni yakarım.”
Ucuz atlattım. Buradan dayak yemeden
çıkabileceğime hiç inanmamıştım. Bu mahalle hakkındaki söylentileri duymuştum
ama ilk defa geliyordum. Duyduklarıma göre burası uyuşturucu, gasp, hırsızlık,
kapkaç, yankesicilik, fuhuşun merkeziymiş.
Zeytinköy ’ün ismini duymak bile korkutmuştu
beni. Ürpermiştim. Bu mahalleye girilmez deniyordu. Maalesef içindeydim. Böyle
bir yerde olmak, hayatımda isteyeceğim son şeydi. Ama dikkatimi çeken, yangın
söndürmeye istekli olarak gidenlerdi.
Bataklık diyorlardı buraya ama memleketin en
güzel çiçeklerine de denk gelmiştim. Kendi kendilerine bu kadar zarar verip de
ormana sahip çıkma istekleri... Her şey zıddıyla kaimdir, diye buna mı
deniyordu? İnsana anlam vermek ne kadar da güç.
Acaba hangi şartlar gençleri bu durumlara
düşürmüştü? Televizyonlarda görüyoruz: Aşamayacağı sıkıntılara düşen, travmalar
yaşayan, özellikle genç kızlar ya da erkekleri içine çeken bir yer. Bu onların
tercihi değildi, onları yutmuştu burası.
Sokak çocukları, insanlığımızın doğal afetiydi.
Memleketin bitmeyen yangınıydı. Haysiyetimiz yanıyordu. Böyle doğmamışlardı ya…
Yardımlar değil bir güç kurtarır bu hayatları. Devlet.
Düşünüyorum da: Bizler hayatın ne kadarında
karar sahibiyiz? Bu gençler de öyle değil mi? Yolda yürürken bile bu kadar çok
engel çıktı ve yönümü değiştirmek zorunda kaldım. Oysa sadece çocukça bir şey
yapacaktım: Kırmızı binalara doğru yürüyecektim.
Peki bugün bütün yaşadıklarımın öznesi kimdi?
Ben miydim?
Hayır. Hep başkalarının gasp ettiği bir hayatta,
küçücük yaşıyoruz. Birilerinin hırsı, kıskançlığı, kini, korkusu, kaygısı...
Her biri zamanla hayatımıza yön veren olaylara dönüşüyor. Sonra da çıkıp kendi
kararımızı kendimiz verdik diyoruz. Oysa her olay başka bir yöne çeviriyor hayatımızı.
Sallanıyoruz, hayatın her esintisinden. Temiz kalamıyoruz.
Buradaki gençler ne yapabilirdi? Onların ki
esinti değil, sert rüzgarlar…
İncecik bedenleri ve ruhları savruluyordu.
Elinden tutanın da yoksa…
Off... Sanırım işten de kovuldum. Müdürün dediği
ilçeye gidemem zaten.
Dolmuşa bindim. Şoför yol boyunca telefonda
konuştu. Eve vardığımda herkes yatmıştı. Duş aldım. Salona girdim. Yazıyorum.
Neden yazıyorum ki?
“Memleket yanıyor dayı.” Sesi.
Memleket yanıyor
gitmeliyim.
...
..........
Yorum ve eleştirileriniz çok kıymetli.
YanıtlaSil